27 Eylül 2007

2007 Gökova Gezimiz... (devamı)


 2007 yılında yaptığımız Gökova gezimizin Sevgili Aydan Müezzinoğlu tarafından kaleme alınmış notlarını eski gezi notlarım arasında bulunca sizlerle paylaşmak istedim...

http://eyupogan.blogspot.com/2007/09/gkova-gezisi.html yazısının devamıdır.
Sevgilerimle
Eyüp

3.GÜN-24 TEMMUZ-SALI:
Teknenin üzerine güneş doğar doğmaz güneşi içinde hissediyorsun ve erkenden uyanıyorsun.K.A.’dakilerin (K.A: Küçük Aristokratlar) ne yediğine yine çaktırmadan bakarak Küfre’ye doğru yola çıkacaktık ki çıkamadık, Mehmet B.H.’ların (Büyük Halkım-Komodor teknesi) teknesine transfer oldu.B.H. ve K.A. bizden önce halatlarını çözdüler, Dicle denizin içinde halatın düğümü çözecek ama çözemiyor. Bu canavar ağacın bize kesin garezi var,şimdi de bırakmak istemiyor. Düğüm çözmeyi becerebilirmişim gibi ben de şansımı denemek için Dicle’ye yardıma gittim ama çözülmüyor işte. Mustafa,nasıl düğüm atmak öyle üstadım? Euro’ların yarısını vermeyeceğiz. Bu arada, Ali Rıza’da teknenin demircibaşı olarak teknenin ucunda demir ile cebelleşiyor ve kaç metre kaldığını bağırıyor ama metre düşünecek durumda değiliz. İskender neredesin? Bize kılıcın lazım. Arif Kaptan anında kriz masasını kurdu ve Dicle ile beni tekneye çağırdı,biz de kuzu kuzu tekneye yüzdük ve Arif Kaptan risk değerlendirmesi yaparak kendini denize attı da akıntının riskten haberi yok. Arif düğümü çözerken Dicle,Dilek ve ben teknenin arkasında Arif’ten uzaklaştığımızı farkettik-demir daha çıkmamıştı-tekne aldı başını gidiyor, Arif kaldı ve benim dizlerimin bağı çözüldü. Tekne kendi ekseni etrafında dönüyor ama akıntıdan ve şaşkınlıktan dolayı bize tekne yollara düştü gibi geliyor. Sağsalim kurtulursak adak kesmeyeceğim ama herkesi yılbaşında davet ederek nuar pişireceğim. Arif Kaptan yüzmeye başladı ve kısa mesafede bir yüzme rekoru kırarak kendini tekneye ve dümenin başına attı. Hepiniz yılbaşında nuar yemeye bize davetlisiniz.
Aldığımız ders’Her ne olursa olsun Kaptan tekneyi terketmeyecek.’Ali Rıza halen demirin başında kendi kendine birşeyler yapıyor.Arif Kaptan ile sonunda konuşabildiler ve demir işini de hallettik ama Ali Rıza demirde sorun olduğunu söyledi,ilk durduğumuz yerde bakılacak.
Sakinleşmek için en iyi yol yemek. Küfre’ye kadar yiyip-içiyoruz. Küfre’de demire bakılıyor ve yeni bir risk yaratmamak için bundan sonra B..H.’ların teknesine aborda olmak uygun bulunuyor. K.H.’ların nüfüsu gitgide artıyor, bütün çocuklar orada. Rotamız Yedi Adalar, Uzun Liman ve Okluk. Akşam yemeğinin teknede yenmeyeceği belli, ilk hedef Okluk. Aborda olmak işini çok sevdik, komşu komşu ne iyi oluyor. Aynı mahallede oturuyormuşuz da pencereden pencereye birbirimize sesleniyoruz gibi, hem muhabbet edebiliyoruz, hem de çay, kahve, yemek servisi kolay oluyor. El değmemişliğin dinginliği her koyda mavinin bildiğimiz ve bilmediğimiz her tonunda bizi kucağına alıyor. Buradaki koyların hepsi kadın olmalı, nasıl da nazlı nasıl da gizemliler. B.H.’da yine bir makarna telaşı var, sağolsunlar çocuklarımızın karnını kalabalık-patırtı demeden doyuruyorlar. K.A.’da dünküne göre masaya daha küçük bir tencere geldi, rivayet dün akşam nuarın hepsini bitiremedikleri yolunda. Özlem, sağolsun halimize acıdı da bir kahvesever olarak fincanlarını bize verdi. Her deniz sefası yapışımızda Gönül’ü birdenbire bir telaş alıyor ve tekneye doğru yüzer adım koşturuyor. Nice sonra Burhan Kaptan’ın başı köpüklü görüntüsü ile Gönül’ün tekneye çıkış anı ile eline keseyi alış süresi arasındaki görüntüyü çakıştırınca, telaşın nedenini anlıyoruz. Burhan Kaptan bizim anlayamadığımız bir işaret dili ile Gönül’ ü kese yapmaya çağırıyor. Haydi hayırlısı.
Ne zaman baksam Küçük Prenses Rengin’de suların koynunda annesinin kucağındaki kadar mutlu, yüzüyor. Çocuklar bot ve halat ile çığlık çığlığa yeni oyunlar türettiler.

Akşam üstü Okluk, denize ve Gökova’ya sevdalı Sadun Boro tarafından heykeltraş Tankut Öktem’e yaptırılan denizin ortasındaki mahzun denizkızı heykelini- tam da başının üzerinde bir martı konmuş-görüyoruz. Unutulmamak üzere içimizde biryerlere çakılıyor.
Kaidesinde Sadun Boro’ya ait şu sözler yazılı: ’Bu denizkızı,düşlerini süsleyen cennete erişebilmek için nice engin denizler,ufuklar aştı.Kıtalar,adalar,koylar dolaştı.Ta ki Gökova’ya ulaşana kadar.’ Sessizlik-lütfen-denizkızını ürkütmeyelim, bakarsınız akşam ziyaretimize gelir de herkesin düşlerine bir tutam saçlarından dökülen ışığı serpiverir.
Okluk’ta iskeleye bağlanıyoruz, kadınlar çocukları da zorla yanlarına alarak sıcak duşa koşuyor. Elektrik ve su alınacak ama elektrik girişleri bizim tekneye uymuyor, K.H.’da da aynı sorun yaşanmış. Bir girişli-iki girişli-Celal’in deyimi ile –dişisi-erkeği-kablonun her türlü olası girişi denendikten sonra Arif Kaptan Argolis’in sorumlu adamı Orhan Bey’i arıyor. Orhan Bey hiç yardımcı olmadığı gibi konudan da uzak . Argolis’in alacak eksi puanı kalmadı çünkü artık bizim gözümüzde Argolis ölü bir şirket. Kablo krizi esnasında bütün erkekler tek tek ve farklı zamanlarda ve farklı çözümler ile geliyorlar ve mini minnacık geriliyoruz, daha sonra halimize gülmek için ara sıra gerilmek gerekiyor. Onbeş dakika kadar sonra kablo sorunsalını çözmeye yardım eden ve herkesin gidip gelmesi sırasında zamanlama hatası yaparak işe karışan ve Arif Kaptan’dan ‘Siz lütfen karışmayın’ uyarısı alan yan teknedeki adamı Celal teşekkür ederek yanaklarından şapır şupur öpüyor, herkes gülüyor.


Kadınlar teknelerden şık mı şık çıkıyor, Burhan Kaptan çoktan organize etmiş yemek işini, enfes bir lagos yiyeceğiz. Yemekte Komodorluk müessesesi masaya yatırılıyor. Arif Kaptan sık sık ayağa kalkarak halkımıza konuşmalar yapıyor, Eyüp ağır ağır gülümsüyor, Reyhan en sosyal-demokratik ‘Komodor Karısı’, Arif’e ‘Sen bizim gönlümüzüm Komodorusun’diyerek hem Arif’in gönlünü alıyor hem de asıl Komodorluğun Eyüp’te olduğunu hissttiriyor. Özcan, Burhan ve Celal bir şekilde lafı bağlayıp komodorluk müessesesini bağımlı ve bağımsız seçim ve seçmenler ile ilişkilendiriliyorlar. Ali Rıza kök nedenleri açıklıyor, söz seçime gelince Özcan ciddileşiyor. Eyüp de sonunda ayağa kalkıp demokratik seçim konuşmasını yapıyor ve anlıyoruz ki uykusu geldi.
Biz de gidelim diyoruz, Özcan, Eyüp, Mustafa, Gönül, Hatice hariç bizim tekneye gece gezmesine geliniyor-müsaitiz- ve asıl gece saat 24.00’den sonra Arif Kaptan’ın ‘Sizce Burhan geleneksel bir erkek midir,değil midir?’ sorusuna koro halinde verilen ‘Evet’ yanıtı ile başlıyor. Burhan Kaptan ’Neden ve herkese tek tek soralım en çok kim geleneksel?’sorusunu sormamış olmayı tercih ederdi ama geri dönüşü yok. Herkes-herkes derken bütün kadınlar-Burhan Kaptan’ı gösteriyor, Burhan’ın tek bir umudu kaldı-Dilek. Dilek yılların eğitimci alışkanlığı ile ‘Bence’diye söze başlıyor, Burhan’ın yüzü biraz aydınlanıyor ama Dilek’ce en geleneksel Burhan. Burhan’ın yüzü kararıyor ve ‘Güvendiğim dağlara kar yağdı,halbuki ben en çok seni kendine yakın bulurdum.’ cümleleri ile Dilek’e duygusal baskı yapmaya çalışıyor ama nafile. Dilek’in kahkahaları arasında duygusallığa yer yok. Burhan artık daha fazla yıkılamayacağını düşünüyor ama yanılıyor. Tam da bu noktada,konudan hiç haberi olmayan Hatice’nin de misafirliğe geleceği tutuyor ve bağımsız aday olarak ona da aynı soruyu soruyoruz. ’Grubun içinde sence en geleneksel erkek kim?.’ Hatice hafifçe gülümsüyor ve babasına hiç bakmadan ‘Tabii ki babam’ diyor, biz gülmekten yerlere yapıştığımız için ne yazık ki Burhan ‘ın yüzünü göremiyoruz.


Burhan yılmıyor, hemen karşı taktik geliştiriyor ’Peki,en modern kim?’. Oyların hedefi aynı: Mustafa. Her Mustafa denişinde Ilgın ‘Ben en modern erkeği seçtim’ deyip şıkır şıkır oynuyor, bir zaman sonra Arif’de Ilgın’ın oynayışını modernize ederek taklit etmeye başlıyor. Çocuklar komedi filmi seyreder gibi dizilmişler ağızları açık, gözlerinde gülmekten yaşlar ile bizi seyrediyorlar. Neye güldüklerini tam bilmeseler de komik göründüğümüz belli ama tüm bu oynamalar Burhan’ın yüzünü güldürmüyor.
Ilgın hızını alamayıp oynamaya devam ederken biz en ‘Babaç’ erkeği seçiyoruz-‘Babaç’ kelimesinin kökeni ‘Anaç’tan gelmekte olup ‘Anaç kadın var da babaç erkek olmaz mı? Cümlesinden türetilmiştir-bilginize-Ali Rıza. Dicle de babasının kök nedenler başlıklı analizlerini anlatarak seçimimizi destekliyor. Arif espri üstüne espri yapıp sorularına katık ediyor. Özcan’ı kategorileştiremiyoruz, ne orada ne burada, ortalarda ama uygun sözcük yok. İkinci geleneksel Eyüp, sonra Arif, ikinci modern Celal.
Burhan-Okluk  Okluk olalı böyle yıkım görmedi-bütün olanların üzerine kendine ve bize yeniden yapılanma sözü vererek-çok takdir ediliyor ve gelenekselliğini yıkma yolunda ilk adım olarak görülüyor- yatmaya gidiyor.
Damla da tam da tekneden atlayıp yatmaya giderken ‘Sence en anlayışlı kim?’ sorusu ile karşılaşıyor ve biz teknede Damla dışarıda mavi, kapri pijaması ile ronta çıkmış ama rolünü unutmuş bir çocuk şaşkınlığı ile kalıveriyor. Herkes ona bakıyor, Damla biraz durakladıktan sonra ‘Ben sizin elinizde büyüdüm,hepinizi çok seviyorum’ deyip,kaçıveriyor.
Uykular geldi,evimizdeyiz.Herkes evine gidiyor.
Teknede doslar ile muhabbet ederken ‘EN ‘ olmaz olacaklar bile oluverirmiş gibi mutlu ediyor insanı.
Daha ne olsun?...


4.GÜN-25 TEMMUZ-ÇARŞAMBA:
Mehmet sabahın köründe gözünü açar açmaz B.H.’ların teknesine koştu. Burhan Kaptan çoktan kalkmış, soruyoruz ama gece ne rüya gördüğünü söylemiyor. İngiliz Limanı çok yakın,kahvaltıyı orada yapacağız. B.H’ın botuna çocuklar doluşuyor, İngiliz Liman’ına kadar bot ile seyahat edecekler, sevinç ve heyecandan gözleri ışıldıyor. Ne büyük macera.
Yine B.H.’a aborda olduk, yine ne iyi oldu. Okluk’taki küçük marketten alışveriş yaparken Semra’nın ve Reyhan’ın elindeki sucukları görmüştüm, -Özlem’de patlıcan alıyordu- bilgi hemen bizim tekneye aktarılıyor. Komşuda pişer bize de düşer herhalde ama Mustafa Kaptan sucuklardan haberimiz olduğunu bilmediği için ne amaç ile kullanacaklarını-özellikle- belirtmeden ‘Yumurtanız var mı?’ diyor. Bak sen,hem sucuklu yumurta yapacaklar hem de yumurtayı da bizden alacaklar. Yok öyle, yanıt gayet açık ’Siz bize sucuk verirseniz,biz de size yumurta veririz.’ Mustafa şaşırıyor ama hiç belli etmiyor. İçleri gidererek bize de bir parça sucuk veriyorlar, demek deniz üzerinde uzun vakit geçirince çıkar ilişkileri devreye girmeye başlıyor.
K.A’dakiler ‘otel kahvaltısı’ tarzlarını sürdürerek kahvaltıda meyva yiyorlar, görünce özeniyor insan, biz de soframıza bir-iki üzüm, üç-beş erik koyuyoruz ama Ali Rıza şeftalinin kokusunu 2 tekne öteden alıyor yılların dostluğuna güvenerek bağırıyor  'Bize de şeftali versenize,oğlum’. Şeftali gelecek de –hem de soyulmuş, Ali Rıza’nın gözleri yaşarıyor, dostluğun çoğu dostunun ne ve nasıl yemeyi sevdiğini bilmek değil midir?
Burhan ve Celal Ali Rıza’nın şeftalinin kabuklarına elleyemediğini ama çok sevdiğini biliyorlar ve şeftalileri soyup da gönderiyorlar-ayrıca inceliklerinin hakkını verelim güzel beyaz bir tabağa gelişigüzel değil, sıra sıra dizilmişler- aramızda B.H.’nin teknesi ve Mustafa var. Mustafa ‘Göz hakkıdır’ diyerek bize gelene kadar şeftalilerin yarısını yiyor. Olmaz ki hemşerim, K.H. halkı sessiz bir anlaşma ile euro’ları vermemeye karar veriyor.


Rotamız Hırsız Koyu,nereden bulmuşlar bu ismi?
İngiliz Limanın’dan çıkarken ,eğer ben görseydim-büyük olasılık o sırada,içeride bulaşıkları yıkıyordum-yılbaşının üzerine herkesi ayrıca yemeli-içmeli bir hafta bizim evde misafir etmeye karar verecektim, Arif Kaptan’ın Celal’in dış dünyaya ait canhıraş sesini duyup da kendi dünyasından sıyrılması ile –dalgınlıktan diyorlar- kılpayı kurtulunan bir deniz kazası öyküsü yaşanıyor. Arif Kaptan rotayı bir katamaranın içinden geçireceken son anda dümeni kırıveriyor –Celal sağol.13 Ağustos’ta demirli duran geminin üzerine tekneyi süren deniz otobüsünün Kaptanı’da ’Dalgındım’diyordu.
Hadi hayırlısı.

Eyüp Kaptan aradaki Çanak Koyu’na da uğramayı öneriyor, ne iyi ediyor da öneriyor, denize doyamıyoruz. Nedense Çanak koyundaki deniz ve maviliğin dokusu ve dokunuşu bana diğer koylardan daha farklı geliyor. Belki de gece denizkızı burada yıkandı, belki de çok az insan uğradığı için deniz sevindi de sevincini bize de bulaştırdı, bilemiyorum ama denizi içesim geliyor.
Bu arada,yolda biryerlerde gözden kaybettiğimiz K.A’ların teknesinden halen bir haber alınamadı, cep telefonlarını da açmıyorlar, telsize cevap veren yok, korsanlar mı kaçırdı yoksa? Biz artık gitmeye ve karar vermişken koyun ağzında perişan ve yorgun gözüküyorlari, yelken yapmışlar. Tebrik ediyoruz ve Hırsız Koyu’na doğru yola çıkıyoruz. Şansımızı deneyip, demirimizi atıyoruz, tutuyor. Hırsız Koyun’da ağzımızda burukluğunun doyumsuz tadını çıkara çıkara Tiryakioğlu ailesinin seçtiği özel Fransız peynirleri eşliğinde Boğazkere şarabımızı yudumluyoruz. Özcan ve Eyüp kokuyu kilometrelerce öteden alıp yılmadan yüzerek teknemize çıkartma yapıyorlar, konuklarımız ağır, kuruyemişlerimizi de çıkarıyoruz.
K.A’ların teknesinde daha öncekilere göre daha küçük bir tencere masaya geliyor. Akşam öğreniyoruz ki, Özlem aldığı patlıcanlar ve dolapta buldukları ile-dolapta bulunanların arasında kekik bile var- zeytinyağlı bir yemek yapmış, afiyet olsun.
B.H’da yine makarna var-ama bu sefer ton balıklı-çocuklar askere gittikleri zaman zorluk çekmeyecekler. Ağzımızın ve ruhumuzun tadı yerinde Karacaören’e teknemezin burnunu doğrultuyoruz. Karacaören kem gözlerden sakınmak için kendini ağaçların arasına saklamış, uzaktan bakınca mavi ve yeşilden başka rengi sevesin gelmiyor.
Akşamüstü Gökova Yelken Kulübü’nün olduğu koya bağlanıyoruz. Şampuanlar, duş kremleri çıkıyor-pardon keseyi unuttum, doğru sıcak duşa. Çocuklar için optimist ve lazer branşında temel denizcilik ve yelken eğitimi veren Kulübü dünyayı ailesi ile beraber teknesinde gezen Haluk Karamanoğlu kurmuş. İyi tasarlanmış ve düşünülmüş ama bende ‘parası olan yelken yapabilir ve sevebilir’ etkisi bırakan Kulüp’ün akşam yemeğini fiatlarını Burhan Kaptan’da pahallı bulmuş ve konuştuğu yetkili kadının tavırlarını sevmemiş.

Karacasöğüt’e gideceğiz, toprak bir yoldan yürüyerek gittiğimizde yemek için pak de fazla seçenek olmadığı görülüyor. Arabasının içinde incik-boncuk satan kadına çocuklar ve kadınlar yoğun ilgi gösterirken erkekler de olasılıkları değerlendiriyorlar. Çocuklar ve Özlem kolye, Damla bilezik, çocuklar geri dönüp bileklik aldılar. Burhan Kaptan’ın suratından bulunan yeri pek beğenmediğini anlıyoruz, anlaşıldı balık seçeneğinden çok et seçeneği var . Saç kavurma lafı duyulur duyulmaz herkes saç kavurmaya yönlendi ama yanyana oturan Özcan ve Burahan deniz seyahatinde balık yenir ilkelerinden ödün vermeyerek çupra yediler. Burhan tereyağında kızartılmasını istedi, Özcan ek baharatlar. Saç kavurmalar pek fiyakalı ve gösterişli bir sunumla geldi, salata, rakı en olmazsa olmaz peynir yendi, tam kalkmaya hazırlanırken içerideki kapalı mekana dore mini etekler giymiş kadınlar gelmeye ve salonun ortasında yanar-döner ışıklar parlamaya başladı. Garsonun ilgisi üzerimizden çekilip içeriye yöneldi ve salon iki adamın ağzında sigara ile dansetmek adına adını bilmediğim ‘dansöz’ lafı bolca geçen oynak bir şarkı eşliğinde maymunumsu hareketler yaptıkları diskomsu biryere dönüştü. Irmak, Mehmet ve Ali Sarp gösteriyi izlemek üzere şaşkın gözler ile bakarak içeri girdiler. On dakika kadar sonra üçünü de gülerken yere düştükleri için göremedim. Onları toparlayıp yürümeye başladığımızda da dakikalarca güldüler, yaşadıkları zamana ait olmayan bir sahne yaşadıkları için tam anlamı ile makaraları koptu. Evlerimize uğrayıp Eyüp Kaptan’ın dışarıda uyumasına aldırmadan –müsaitlermiş-gece gezmesine gittik. Burhan’ın önderliğinde dün gecenin karşı atağı olarak ’En-herneyse- seçelim’dedi ama ‘En’ konusunu bir türlü açığa kavuşturamadık. En geleneksel kadın-, olmaz-, kadınlar kocalarının gelenekselliği yüzünden geleneksel oluyor, en modern kadın-olmaz- kadınların hepsi modern, en anaç kadın-olmaz-anaçlık kadınların doğasında var. Eyüp uyuyor gibi mi yoksa uyuyor mu anlayamadık, Özcan gitti, Burhan, Arif, Ali Rıza çırpınıyorlar, gençkızlarımız Hatice, Damla ile Dicle hayat dersleri stajlarını tamamliyorlar. Sonuca ulaşamıyoruz, Burhan üzgün.
Uykular geldi, evimize gidelim.
Teknede yatmaya hazırlanırken kadınların ‘en’lere sığmayacağı gerçeğinden bir kere daha mutlu oluyoruz.
Daha ne olsun?...

5.GÜN-26 TEMMUZ-PERŞEMBE:
Sabah kadınlar mutlu, kahvaltı için Sedir Adası’nı hedefledik. Kleopatra yıkanmış da nurlara boyanmış öyküsünün geçtiği, kumları altın sarısı ve ellemenin , götürmenin yasak olduğu-insanlar şişelere doldurup doldurup götürüyorlarmış, güneş görmeyince parlamayan kumu daha sonra çiçeklerinin dibine döküyorlardır- ve sit alanı ilan edilmiş –gidene kadar bilmiyorduk- meşhur ada. B.H. önümüzde gidiyor ve kumsalı gören ama kumsala uzak bir tepeciğin önüne demir attıklarını görüyoruz. Aynı anda ada ile bağlantılı tepeciğin üzerinde aniden nereden çıktığı belli olmayan iri kıyım bir adam beliriyor, bağırarak birşeyler anlatmaya çalışıyor. Bizimkiler de bağırıyor, adamın bağırması ile iki adam, derken üç adam oluveriyorlar. El-kol hareketlerinden sinirli oldukları belli, bizim teknede ‘Sonumuz böyle mi olacaktı, denizin üstünde vurulup gideceğiz, bari ayağımızdan vursalar’ yorumları yapılıyor. Meğer adamların derdi sit alanı olduğu için bilet ile girilen kumsala çıkmamızı engellemekmiş-kumsalın görüntüsü de komikti, bomboş bir kumun eteklerinde denize giren insanlar. Teknenin bayrağı Yunan bayrağı da olunca vatan topraklarına deniz yolu ile çıkartma yaptığımızı zanneden vatansever görevliler iyice cellallenmişler,  B.H’dekiler Türkçe konuşunca rahatlamışlar. Yine de bir müddet elleri bellerinde, tehditkar duruşlarını bozmayarak bizi gözleseler de sonunda ‘halkımdan’ olduğumuzu anlayıp, gittiler. Kahvaltı için artık elde avuçta ne varsa yemeye çalışıyoruz-diğer günler daha az yedik de- dönüş yaklaştı. Yarın sabah son kahvaltımızı yapacağız. Dönüşü düşünmeyelim şimdi,  daha çok var, iki güne neler neler sığar. Bizim teknenin Küçük Hanımı Dicle- Dicle’nin Belgin Doruk’un Küçük Hanım serili filmlerinde taktığı büyük, kenarları beyaz güneş gözlüklerinden var- güneşten herzaman muzdarip babasını herzamanki gibi kremlemek ile meşgul. Dicle’ye ‘Küçük Hanım Teknede Geziyor ve Babasını Kremliyor’ yollu takılırken teknelere uygun film ismi de aklıma geliverdi. ’Dar Alanda Kısa Paslaşmalar’. Bir ara Özcan’a buluşumu söylediğimde ciddi ciddi ‘Ne güzel filmdi.’ dedi.
Kahvaltı ve yüzme faslından sonra Ören’ e doğru yola çıkıyoruz.
Ören çocukluk anılarımdaki Ören’e hiç benzemiyor, insan ve ev dolu bir sahil. Tekneyi demirlediğimiz yerde bile ikişer, üçer yüzüyorlar. Gidelim, içim sıkıldı. Çökertme’ye doğru giderken, Ali Rıza ton balıklı ve domatesli sandöviçler hazırlıyor bize, daha önce ton balığını ağzına sürmemiş Mehmet Ali Rıza’nın hatırı için tadına bakıyor, bir tane daha istiyor ve bana ‘Anne,bundan sonra bana hep böyle sandöviçler yap’ diyor.
Ali Rıza Mehmet’e Cahit Külebi’nin ‘Hikaye’ isimli şiirini okutarak şiir okumayı, vurgulamayı ve hissetmeyi öğretiyor. Ne güzel ve Mehmet böyle bir dostu olduğu için ne şanslı. Sürpriz, akşam yemeğinde şiir okunacak. Ören’den çıktıktan sonra-B.H- herzamanki gibi en önde gidiyor, yolda başıboş bir bota rastlıyoruz. ’Yazık,hangi acemi Kaptan düşürdü de hangi uykulara dalmış tekne ahalisi de düştüğünü farketmedi. İnsaf ve vah-vah’ diyerek prensip sahibi bir tekne olarak hemencecik teknemizi çeviriyoruz. Bota yanaşmaya çalışırken içinin de dolu olduğunu farkediyoruz, iyi ki içinde biri yok, onu da kaybettiklerini farketmeyecekler. Yanaştıkça içinin ağzı kapalı torbalar ile tıka basa dolu olduğunu görüyoruz, aman, çöp torbaları ile dolu, tam saldım çayıra Mevlam kayıra. Binbir zorluk ve zahmet ile yanaşıp, zavallı botu himayemize alıyoruz da çöp torbaları biryerlerden tanıdık geliyor. Aynılarından bizde de var, yoksa bizimkilerden birisinin botu mu? K.A.’ın çöplerini asla botlarına koymayacaklarına oybirliği ile karar veriyoruz, anlaşıldı, Komodor’luk payesi ile bize önderlik eden Eyüp Kaptan’ın teknesinin botu bu terkedilmiş bot. Üzüntümüz bir kat daha artıyor, kimlere güveniyoruz da kendimizi teslim edip peşlerine düşüyoruz? Üzüntüden kendimizi yemeye-içmeye veriyoruz. Biz teneke kutulardan nacizane sıvı tüketirken, yanlarından geçtiğimiz K.A.’lar hem ikinci botu göruyorlar hem de Burhan Kaptan elindeki incecik birşeyi bize doğru havaya kaldırıp, nazire yapıyor. Haydi hayırlısı. Biraz daha yaklaşınca, ince belli bardaklar ile çay içtiklerini görüyoruz, pes ve de gelenekselliğiniz bir kez daha kutlu olsun. Seyir esnasında B.H’dakiler gaflet uykularından uyanıp da–kimbilir ne zaman? –botlarının yokluğunun farkına varıyorlar ve bizim duymadığımız bir telsiz konuşması ile peşine düşüyorlar. Bizi gören K.A’dakiler maalesef , biz söylememeye karar vermiştik, botun bizde olduğunu söylüyorlar, aşkolsun size. Madem ki telaşlandıramayacağız, o kadar yol boyunca–hem de ne kadar ağır- botlarını taşıdık, ’taşıma ve kurtarma hakkı’ denen bir hak var, değil mi Mustafa? Kendi çöplerimizi de onların botuna atıveriyoruz,

Teknemiz bayağı hafifledi. Çökerme’ye ulaştık, ’Halil’in Türküsü’ dudaklarımızda,yanaşıyoruz. B.H.’dakiler botu bulduğumuzu bilmenin rahatlığı içinde, botu zaten gözden çıkardıklarını söylüyorlar, fiatı zaten 100 Euro kadarmış, verirlermiş. Hem büyük fedakarlıklar yap hem de takdir görme. Ne yapalım, onlar dostlarımız deyipbağrımıza taş basıyoruz. Çökertme’de küçücük, sevimli ve yeşil. Koy adını koyda bulunan ‘Çökertme’ köyünden almış ve Ekim ayından itibaren ‘Kıran’ adı verilen rüzgarları ünlüymüş. Sıcak değil ama ılık bir su ile yıkanıyoruz, Burhan Kaptan’ın akşam yemeğini organize ettiğinden emin, giyiniyoruz. Bizi ancak lagos kurtarır-23 kişiyiz-, Mahir Bey’in ya da nam-ı diğer Korsan’ın yerinde – günün geleneğine uyarak imaj çalışmaları yapmış anlaşılan, etrafta korsan bayrakları asılı-lezzetli mezeler yiyor ve muhabbet ediyoruz. Hava limonata gibi. Masaya nargile geliyor - ben öyle zannediyorum-meğerse içi rakı dolu tulumbamsı –pompalayınca rakının aktığı-bir düzenekmiş, cebelleş cebelleş sonunda rakımı alıyorum. Mahir Bey-Kaptan demek istemiyorum, sizlere saygısızlık gibi geliyor- damardan şarkılar çalmaya ve hafiften konuşurken dili pelteleşmeye başlıyor. Alkol iyi dostumuz, belli. Şarkılar, bayraklar, imajlar,l aflar boş Mahir Bey , adam gibi adam olmaya yetmiyor.
Ali Rıza Mehmet’i çağırıyor ve şiiri okutuyor,içleniyoruz.

HİKÂYE
Senin dudakların pembe
Ellerin beyaz,
Al tut ellerimi bebek
Tut biraz!
Benim doğduğum köylerde
Ceviz ağaçları yoktu,
Ben bu yüzden serinliğe hasretim
Okşa biraz!
Benim doğduğum köylerde
Buğday tarlaları yoktu,
Dağıt saçlarını bebek
Savur biraz!
Benim doğduğum köyleri
Akşamları eşkıyalar basardı.
Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem
Konuş biraz!
Benim doğduğum köylerde
Kuzey rüzgârları eserdi,
Ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır
Öp biraz!
Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin!
Benim doğduğum köyler de güzeldi,
Sen de anlat doğduğun yerleri,
Anlat biraz!

Şarkıların ritmi hafiften hızlanınca bizim grubun da tombullaşmış kurtcukları dökülmek için piste fırlayıveriyor. Reyhan ve Damla-geçen seneden de anımsıyorum, ne keyifli oynamışlardı-abla, kardeş hiç nazlanmadan döktürmeye başlıyorlar. Ben ‘ne zaman ‘ sorusuna yanıt veremeyecek kadar uzun zamandır oynamıyorum ve anımsamıyorum bile ama Dilek’i mi kıracağım? Ilgın’ın da hemen fırladığını söylemeye gerek yok. Ne cümbüş, ne eğlence, ne kahkaha, ne güzellik. Çocuklar meğer dünden hevesliymiş, kıvır kıvır kıvırtıyorlar. Dans müzikleri başlayınca, Burhan Kaptan gelenekselliğini kırma ve sen benim yine de iyi dostumsun mesajını vermek adına Dilek’i dansa kaldırıyor, gözlerimiz yaşarıyor.Çocuklar annelerini, Dicle’yi, Hatice’yi, Damla’yı, birbirlerini dansa kaldırıyorlar derken Özlem-Celal ikilisi kıvrak ve uyumlu dansları ile geceye renk katıyorlar. Ne hoşlar. Özcan ve Ali Rıza dansa kalkmasalardı gecenin çifti Özlem-Celal olacaktı ama bu ikilinin önünde kimse duramaz. Hatice billur sesi ile yine bize güzel aryalar söylüyor. ’Bostorgay’ın da artık bir anlamı ve duygusallığı var bizim için, tekne ismi olarak da gayet uygun.
Mahir Bey 50.evlilik yıldönümlerini kutlayan Köy Enstitüsü kökenli yaşlı bir çift için şampanya patlatıyor, biz de alkışlıyoruz.
Uykular geldi, evimize gidelim.
Teknede yaşamak mutluluğun rengini dostlar ile birlikte boyamak değil mi?Daha ne olsun?..


6.GÜN-27 TEMMUZ –CUMA:
Evimizdeki son kahvaltımız. Buzdolabında kalanları çaylar Mahir Bey’den olmak üzere masalara taşıyoruz. Bu vesile ile K.A’dakilerin zeytinlerinden de yeme fırsatı buluyoruz. Gönül özel olarak getirmiş. Geçen seneye göre daha insaflı alışveriş ettiğimizi düşünüyorum, dolapta daha az malzeme kalacak-tecrübe.
Orak Adası’na gideceğiz. Şekli Orak’a benzemiyor ama daha sonra gittiğimiz Pabuç Koyu’na şekli pabuca benzediği için bu isim verilmiş. Ufak ufak Kaptan’lığa ısınan Ali Rıza biz B.H’lerin teknesinde öğle yemeği hazırlarken yelken yapmayı teklif ediyor. Beni bot ile bizim tekneden postalayarak Özcan, Ali Rıza, Burhan, Arif, Eyüp, Dicle ve Dilek yelken yapmaya gidiyorlar. Mustafa modern-geleneksel bir tavır sergiliyerek kadın ve çocukların başında kalmayı tercih ediyor. Elimde koca bir torba yiyecek ile B.H.’lerin teknesine çıkıyorum.
Denizde Reyhan’ın deyimi ile en az 3-4 tane değişik renkte balık ile yüzüyorsun. Sahil çok yakın,kadınlar ve çocuklar sahile çıkıp, ayakları suda oyunlar oynuyorlar. Deniz duruluktan çatlayacak.
Artık bir klasik haline gelen makarna, ton balığı, barbunya var menüde, çocuklara patates kroket bile kızartıyoruz. Cesur yelkenciler seferlerinden yorgun ama mutlu dönüyorlar.
Can,bir zamandır benim sigarayı bırakmam konusunda ısrarlı. Ne zaman beni sigara içerken görse ’Neden?’ ’Zararlı,bilmiyor musun?’ şeklinde araştırmacı gazetecilik soruları soruyor. Can’ım,büyümek ne yazık ki yanıtını bildiğin ve korktuğun soruları kendine sormamak yetisini geliştirmek,onun için seni yanıtlayamadım.

Artık iyice dönüş havasına girdik, Karaada’ya uğrayıp akşam Turgutreis’te olacağız.
Deniz de dönüşümüze üzülüyor olmalı, hava dönüşte oldukça sert. Teknenin önü dalgalara çarptıkça ıslanıyoruz ve üşüyoruz.Dicle ve Mehmet beşikte sallanıyorlarmış gibi rahat uyuyorlar. Biz ara sıra küçük çığlıklar atıp,gülüyoruz. Nerede olduğunu bilmiyorum ama deniz ile gökyüzünün rengi ve çizgisi bir ara birleşiyor, deniz gökyüzünün, gökyüzü denizin içinde griye yakın soluk bir mavilikte, etekleri hafif puslu, birleşiyorlar. ’Huzur’un resmi bana bakıyor.
Akşamüstü D-Marin’e geliyoruz,mazot alacağız. Geçen sene denizin üstündeki benzinciden almamışız demek ki, görüntü bana komik ve bilgisayar oyunlarındaki sanal oyunlardan birinin içine girmişiz gibi geliyor.
İlk çıktığımız yere bir daha çıkmamak üzere bağlanıyoruz. Tekne kontrolu,imzalar, evimizi de teslim ettik. Saat 21.00’i geçiyor, Burhan Kaptan Gümüşlük’teki balıkçıya gitmeyi önermişti ama saat geç ve kimsenin enerjisi yok. Hedefe varışın ve bitişin bezginliği var üzerimizde. Turgutreis’te deniz ürünleri yapan bir restoranta oturuyoruz ve yine güzel mezeler, barbun yiyoruz.
Damla çocuklara dövme yaptırtıyor.
Hava çok sıcak değil ama Ali Rıza sürekli ‘Bana sıcak basıyor’ diyor ve yerinde duramıyor. Kök neden belli Ali Rıza ‘hüzün.’
Gecenin sonuna gelindiğini Komodorumuz Eyüp klasik kapanış sorusunu sorunca anlıyoruz.’Gezimiz hakkında ne düşünüyorsunuz?’ Herkes mutlu-mesut ve uzun uzun konuşuyor. Kapanış konuşmasını Eyüp Kaptan yapıyor,teşekkürlerini sunuyor.
Tek noktaya itirazım var, Komodor filomuzu genişletmekten yana, Komodor’um filomuzu artık genişletmeyelim de onun yerine kocaman bir çekirdek aile oluşumuzu derinleştirelim. Hem büyürsek herkesi gözlemlemek zor olacak hem de kimselere yemek yetmez.
Uykular geldi, evimize gidelim. Marina’ya kadar bana eşlik etmesini Küçük Prenses Rengin’den rica ediyorum, sağolsun beni kırmıyor, elele yola düşüyoruz. Yol üstünde irice ,başıboş siyah ve beyaz köpekler var. Laf köpeklerden açılıyor ve Rengin ‘Siyah köpekleri sevmiyorum çünkü kolumdan aşağısını çok gıdıklıyorlar’ diyor. Şimdi seni ben ısıracağım ama kendime hakim olup öpmekle yetiniyorum.
Çocuklar yatmak ve ayrılmak istemiyorlar, bir oraya bir buraya koşturup duruyorlar. Bavullar toplanıyor,sabah erken ayrılacaklar ile vedalaşılıyor. Teknemizin de yelkenleri boynunu büktü, bir daha görüşüne kadar anıların rüzgarı ile yelkenlerini fora ve Gökova’nın maviliklerini rüyalarımıza konuk edeceğini fısıldıyor. Teknedeki son gecemizde ‘bitti’ değil ‘nasılsa devamı’ var demek insana mutluluk veriyor.
Daha ne olsun? Gerisi de ötesi de hepimiz için mutluluk olsun...

Son söz de bizim olmasın...
"Bodrum'a gelip Gökova’ya açılmamak, sarayın kapısına gelip içeri girmemektir."
Halikarnas Balıkçısı

Yeni gezilerde birlikte olmak dileklerimle...

Aydan Müezzinoğlu

2 yorum:

Gülçin Atalay dedi ki...

Merhaba Eyüp Bey,
Fuarda sizinle tanışmış olmaktan çok mutluluk duydum.
Keşke sizi ağırlayabilseydik ve uzun uzun deniz sohbeti yapabilseydik.
Eğer müsait olursanız tekrar bekleriz.

Eyup Ogan dedi ki...

Ben de çok memnun oldum sizinle tanışmaktan...
Eğer fuara tekrar gelirsem mutlaka uğrarım. Hem sohbet eder hem de sergilediğiniz ürünler hakkında birinci elden bilgiler alırım... :)
Sevgiler...